Edebiyat dünyasına yepyeni bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen www.mitomani.comyayın hayatına başladı. Genç yazarlara yazdıklarını okurlar ile paylaşma, okurlara ise tamamen interaktif bir ortamda yazılan yazıları eleştirme fırsatı tanıyan Mitomani.com’u benzerlerinden ayıran en önemli nokta gönderilen yazıların ciddi bir editöryal kadro tarafından incelendikten sonra yayına sunulması.
Sitenin editöryal kadrosunda son zamanlarda yazdıkları ile ciddi bir okur kitlesine ulaşmayı başaran genç edebiyatçı Rahmi VİDİNLİOĞLU, medyatava.com’da yayınladığı röportajlar ile gündem değiştiren Sayım ÇINAR, artık bir internet fenomeni haline gelmiş olan Reşat ÇALIŞLAR ve daha birçok etkili edebiyatçı bulunuyor.
Yazıların seçimi konusunda gösterilen hassasiyetten asla taviz verilmeyeceğini bildiren site yöneticileri amaçlarının yalnızca kaliteli edebi eserleri yayımlamak olduğunun altını çiziyorlar. Sitede şiir, hikâye, deneme, günce ve söyleşi alt başlıklarına ayrılan edebi türlerde birçok özgün esere yer verilmesi amaçlanıyor.
Gereğinden uzun süreceğini belli etmek istercesine büyük bir uğultuyla başlarken gece, yara kabuklarım doluyor tırnaklarımın arasına. Tenimin neresine değsem buram buram yara! Ke(n)dimi sakınıyorum bu şehirden!
Yaşanamamış bir düş kadar yabancıyım bu kente! Gidiyorum senden, gidiyorum içimde bir yerlerde başını avuçlarının arasına alarak ağlamaya devam eden kendime! Gidiyorum, her zaman ki gibi, uğurlanmayı beklemeden! Beklentilerdir insana acı çektiren! Bak ben sıyrıldım sırıl sıklam düşlerimden!
Soyundum elbiselerimden, kokundan temizlemek için kendimi, soyundum etimden! El pençe divan durdum bembeyaz bir gelinlik gibi İstanbul’un üstüne örtülen karın asaleti önünde! Hiç bir ayakizi değmemeli İstanbul’un gelinliğine! Var olanları da ben avuçlarımla üzerine kar atarak doldurum. Beni merak etme, ellerim donmaz, ruhum üşür! Kışlar İstanbul’da hep transit geçer…
Zehirli lapatyalar şehri burası! Ne lale ne de papatya! Yepyeni isimler vermek lazım hayattaki her ayrıntıya! Haftalara, çöp kutularına ve elbette martılara! Aşk ne garip şey; kendini yakmak yine de ısınamamak! Aşk artık ne bir kıyamet ne de bir tufan; yalnızca soğuk duş altında bile söndürülebileceğine inanılan bir eski yangın!
Bitmiş şarap şişeleri ile molotof kokteyli yapan hırslı militanlardan olamadım ben hiç; olsa olsa kırıp şişeleri kendi incecik bileklerimi kestim!
1) Alkol toplamış tüm ordularını, feth edilmedik kale, darmadağın edilmemiş sur ve ele geçirilmemiş hükümdar bırakmamak üzere saldırıyor kurduğum ülkeye. Onun orduları güçlü, ellerinde incecik camdan şişeler, vuruyor şerefsiz askerler kafamın orta yerine… 2) Alkol’ün gücü adı anıldığı her yerde apostrof kullanılmasını gerektiren ve Almanca olmamasına rağmen kullanıldığı her yerde büyük harfle yazılmasını sağlayacak kadar artmışsa, yenilmeye çeyrek kaldı demektir. 3) Neslihan diye bir kız vardı. Onun çok şahane “Adı Oldu Yalnızlık” adlı bir şarkısı vardı. http://www.youtube.com/watch?v=m2tjB3izirk adresinden izlenebiliyor hala… 4) Arda Kutsal, nasıl becerdi bilemiyorum ama süper bir site haline getirmeyi başardı WebRazzi’yi. Girmiycem, bakmıycam, diyorum ama elim gidiyor. Anlamış değilim. 5) Neslihan’ın Hiç Sevmedim diye şahane bir şarkısı daha vardı. O da http://www.youtube.com/watch?v=SxKBvlE1VLs adresinden izlenebiliyor. 6) Hukuk Fakültesi’ne giresim var. Araştırdım köpek gibi matematik çözmem lazımmış. Devlet Üniversitesine girme şansım çok az olduğundan özel üniversiteleri araştırdım. Sanırım seneye 15 kağıt bayılacaz senelik. Diyeceksin ki şimdi niye Hukuk? Çünkü devam zorunluluğu yok. Adamlar çok çekmiş devam mecburiyetinden demek. Sonra mezun olup Anayasa Mahkemesi falan ele geçirmişler. Kaldırmışlar Hukuk Fakülte’lerindeki devam mecburiyetini… Vay canına sayın seyirciler. 7) Mirkelam’dan haz etmem normalde. Ama son dönemde iyice makaraya sardı. Vay anasına sayın seyirciler adlı son video klibi bomba gibi olmuş. http://www.youtube.com/watch?v=OpBF04KOkgY adresinden izlenebiliyor. 8) Tayyip Erdoğan bile YouTube’a giriyor. Siz hala giremiyorsanız size diyecek bir lafım yok.
"A4 kağıda para basma hayalleri kurarken Çark Caddesinde başıboş volta atan kofti ülkücü gençlik, daha fazla dayanaramayarak bu pisliğe lağım kusardı Çark Deresi...
Ve aynı caddelerde yürüyen, aynı havayı soluyup aynı ekmeği yiyen bir avuç genç, A4 kağıdı ikiye katlayıp içine edebiyat yazmışlar...
Evet! Kurşun sıkar gibi yazılmış şiire her harf! Ama söyle; kocaman bir cephaneliği havaya sıkmak eğlence midir sadece?
1. Google yaptığı açıklama ile altı tane servisini geliştirmeyi durdurduğunu ve bunlardan bazılarını kapattığını açıkladı. Bu servisler Google Video, Jaiku, Google Notebook, Catalog Search, Dodgeball ve Mashup Editor. Diğer 5 tanesi hadi neyse de Google Video’nun (hem de YouTube hala yasaklı iken) kapatılmış olması ve bundan sonra yeni video eklenmesine izin verilmemesi tam bir skandal…
2. Bahadır Arslan, askerden geldikten sonra çatır çatır bloglamaya başlamış. Hatta mikroblog seviyesinde girdileri var. Acilen bir twitter hesabı açmasını bekliyoruz…
1. Google yaptığı açıklama ile altı tane servisini geliştirmeyi durdurduğunu ve bunlardan bazılarını kapattığını açıkladı. Bu servisler Google Video, Jaiku, Google Notebook, Catalog Search, Dodgeball ve Mashup Editor. Diğer 5 tanesi hadi neyse de Google Video’nun (hem de YouTube hala yasaklı iken) kapatılmış olması ve bundan sonra yeni video eklenmesine izin verilmemesi tam bir skandal…
2. Bahadır Arslan, askerden geldikten sonra çatır çatır bloglamaya başlamış. Hatta mikroblog seviyesinde girdileri var. Acilen bir twitter hesabı açmasını bekliyoruz…
3.“ZenciFil ne oldu lan acaba?” gibi çok gereksiz bir merakla baktığımda, “Tek sayfalık kafasına göre güncellenen site” sloganıyla yayın hayatını sürdürdüğünü gördüm. Tam siteye bakarken, “Bütün hayvanların değişik renkleri, benekleri var ; filler neden tek renk?” diye düşündüm. Sonra geçenlerde rüyamda fil gördüğümü hatırladım. Açtım baktım.
Rüyada fil görmek: Rüyada file bindigini veya sahibi oldugunu ya da file galip geldigini gören kimse, devlet baskanligina yaklasir ve ondan yüksek bir rütbe ve makama nail ve izzet icerisinde uzun bir ömür sürer.bir kimse rüyada filin, kendisinin bir yerini parcaladigini görse, o kimseye devlet baskani tarafindan bir afet ve bela erisir. Eger rüya sahibi hasta ise ölür.
Vay canına sayın seyirciler…
4. Radikal yazarı Nuray Mert bugünden itibaren Hürriyet’te yazmaya başladı. Sadece haftada bir gün Hürriyet’te yazacak, geri kalan günlerde Radikal’de yazmayı sürdürecekmiş…
5. QuarkXpress 8.0 çıkmış. Çok lazımmış gibi… In Design varken kim kullanıcaksa artık bunu.
6. Grafik tasarım piyasasının çok önemli kalemlerinden olan Ceyhun Akgün, Digital Arts dergisindeki yayın yönetmenliği görevinden ayrılmış. Kulağıma gelen dedikodulara göre beklenen tirajlara ulaşamadığı için Etna tarafından uçurulduğu konuşuluyormuş. Ceyhun abi güzel bir veda yazısı yazmış ve hem Digital Arts da hem de Macline da yazmayı sürdüreceğini söylemiş ama bu ayki Macline’da kendisinin yazısına rastlayamadım. Hayırdır inşallah…
7. Adobe Flash CS 4 programına “Bone” adı verilen bir tool eklemiş. Bununla belli yerleri eklem olarak belirleyip çok rahatlıkla animasyon yapılabiliyor. Test ettim. Oha dedim. Bu arada Flash CS 4’de motion tween verirsen bir sembolü timeline da hareket ettiremiyorsun. Classic Tween vermen lazım. Acı tecrübe ile öğrenmiş bulunuyorum.
8. Adobe CS 4 sertifika sınavlarının hazırlıklarına başlamış. En geç Haziran 2009 gibi piyasaya sürecekmiş. Mart bile olabilir diyenler var.
9. Tuna Kiremitçi’nin daha önceden Şubat 2009’da çıkacağı duyurulan yeni romanı (tahminimce kriz nedeniyle) bilinmeyen bir tarihe ertelenmiş. Hiçbir kitabını beğenmem zaten onun. Ama Kumdan Kaleler zamanı yaptıkları albümü hala çevirir çevirir dinlerim. 10. Grup Yorum ne oldu? Yoklar piyasada…
11. Tüm içkilerde indirime, Rakı’da ise zamma gidilecekmiş. Vergi mevzusundan. Vay canına sayın seyirciler.
12. Muro filminin DVD’si ne zaman çıkacak? O değil de soundtrack de başarıyla kullanılan “Üşür Ölüm Bile” neden filmdeki haliyle youtube’a falan düşmedi hala?
13. Hürriyet İK ekinde bir ilan gördüm. İngilizce olarak verilmiş ilanda Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun ve master derecesi olan, çok iyi derecede C# falan fıstık bilen, webmaster aranıyordu. AJAX, CSS, PhotoShop, Flash bilgisi şarttır demenin yanında ActiveScript bilgisi de şarttır yazmışlar. Ne ki lan ActiveScript? ActionScript olmasın o abi? Eee ne demişler? “Bilmediğin boku git mektebinde oku.” Ayrıca ben 10 senedir bu piyasada sizin bahsettiğiniz tarzda bir webmaster görmedim. Uyandırayım.
14. Facebook acayip zaman yiyen bir şey. Gereksiz de aynı zamanda.
15. Bobiler.org sessiz ve derinden büyümeyi sürdürüyor. Çok ama çok yetenekli çocuklar. Amatör ruhla yapıyoruz diyorlar ama yaptıkları işleri PhotoShop sınıfımda öğrencilere gösterdim. Onlara da yaptırdım. Demek neymiş? PhotoShop öğrenmek 3 gün, yaratıcılık ömür boyu. (Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika… gibi… )
Hadise, sanırım sanat yaşamı boyunca en başarılı çalışmaya imza atmış. Eurovision'da bu sene çok ama çok şanslı olduğumuzu düşündüren bir çalışmayla karşımıza çıkmış... Çakma Shakira ve çakma Jennifer Lopez karışımı olması puanları önce hüpletip sonra gümletmesine engel değil gibi duruyor...
Cüneyt Ergün'ün şahane bir şarkısı... Anlayana... Gönderen de süper bir insandı... O kendisini biliyor... Günün loop şarkısı olarak takdim ediyorum efendim...
SEN YAZ SAATİ UYGULAMASI BEN KIŞ SAATİ ORTAK BİR TAKVİMİMİZ BİLE OLMADI SENİ 1 SAAT İLERİ ALMIŞLAR BENİ 1 SAAT GERİ BU ZAMANLAR YOKSA BİZE DÜŞMAN MI?
İstanbul’un üzerine bir mafya babası hırçınlığı ile çökerken gece ellirimi üşüten iyiden iyiye kendisini hissettirmeye başlayan kış değil; Yeni Rakı’nın Dünya Rakı Haftası dolasıyla üretmiş olduğu özel indirimli koleksiyon şişesi… Rakı’nın ilk kadehini doldururken hafif bir gülümseme sarıyor yüzümü. Ben doğduğumda babamın benim boyuma karar veriş yöntemi aklıma geliyor. Rivayete göre doğduğumda büyük rakı şişesi kadarmışım. Rivayeti aktaranlar ölçüm işleminin rakı şişesi boşken mi yoksa doluyken mi yapıldığı konusunda bir bilgiye sahip değiller. Eğer şişe boşsa peder sarhoş olduğundan böyle bir işleme gerek duymuş olduğu düşünülebilir ama şişe doluysa bu yöntem çok daha manidar…
Neyse, gün geçtikçe daha da yaklaşıyorum sanırım bu psikolojiye… “Dünya yanıyor gel bi işe” deseler umrumda değil, “Benim işememle sönecekse Dünya bırak yansın!” derim, bir kadeh daha rakı doldururum, giderek soğuyan geceye aldırmadan açarım balkon kapısını ve bir sigara daha yakarım… Tıpkı şimdi yaptığım gibi! Metrenin, santimetrenin anlamını çoktan kaybettiği, pikselin pointin hiçbir anlam ifade etmediği bir dünyada yeni bir ölçü birimi olabilir aslında Yeni Rakı!
'Tutku İskelesi' Melek Hakyemez Mjaanes tarafından yazılmış alışa geldiklerimizden farklı bir roman. New York'un artistler ve onlara özenen genç iş adam/kadınları tarafından benimsenmiş East Village'ında yaşayan bir Türk kadınıyla sekiz yaşındaki oğlunun öyküsü. Roman kahramanımız Irmak bazılarının sıkıntı veya dert diye adlandırabilecekleri hayat esintilerini fırsat olarak değerlendiren değişik bir kadın. Ne tam Türk, ne Avrupalı, ne de Amerikalı, tam anlamıyla dünyalı bir kadın. Yaşam kurallarını kendi yaratmış, doğrusunu yanlışını kendi tanımlamış, renkli ve geniş yürekli bir kadın. On sekiz yaşındayken evlendiği ilk eşiyle yaşadığı hayal kırıklıklarını Fransız, Yunan ve İtalyan aşıkları ile tamire kalkmış, bunlardan edindiği tecrübeler ve bu konuda cahil ve egoist kocasının bilemediği inceliklerle evliliğini kurtarmaya çabalamış. Melek Hakyemez Mjaanes bütün bunları bizi biraz güldürüp biraz da düşündürerek anlatmış. Ne Irmağı, ne de eşini eleştirebiliyor okuyucu. Irmak akmış, akmış, hayatın koyduğu engeller ve taşlar etrafında dans ederek akmış. Bu arada sağa sola serpiştirimiş eski İstanbul yaşantısı, konaklar, evlatlıklar ve komşu hanımlar, kahve falları, kolalı tüller, yazlıklar, pikniğe gidişler, hazırlıklar, ev yapımı kuru köfte ve dolmalar, Avrupalılaşmaya çalışan genç kadınlar, onları hiçe sayan kudretli ve yaşam sevinçli, saltanatlı ışık ışık bir anneanne… Sabahlıkla denize giren eşini kıskanan yün mayolu dede…
'Tutku İskelesi' Melek Hakyemez Mjaanes tarafından yazılmış alışa geldiklerimizden farklı bir roman. New York'un artistler ve onlara özenen genç iş adam/kadınları tarafından benimsenmiş East Village'ında yaşayan bir Türk kadınıyla sekiz yaşındaki oğlunun öyküsü. Roman kahramanımız Irmak bazılarının sıkıntı veya dert diye adlandırabilecekleri hayat esintilerini fırsat olarak değerlendiren değişik bir kadın. Ne tam Türk, ne Avrupalı, ne de Amerikalı, tam anlamıyla dünyalı bir kadın. Yaşam kurallarını kendi yaratmış, doğrusunu yanlışını kendi tanımlamış, renkli ve geniş yürekli bir kadın. On sekiz yaşındayken evlendiği ilk eşiyle yaşadığı hayal kırıklıklarını Fransız, Yunan ve İtalyan aşıkları ile tamire kalkmış, bunlardan edindiği tecrübeler ve bu konuda cahil ve egoist kocasının bilemediği inceliklerle evliliğini kurtarmaya çabalamış. Melek Hakyemez Mjaanes bütün bunları bizi biraz güldürüp biraz da düşündürerek anlatmış. Ne Irmağı, ne de eşini eleştirebiliyor okuyucu. Irmak akmış, akmış, hayatın koyduğu engeller ve taşlar etrafında dans ederek akmış. Bu arada sağa sola serpiştirimiş eski İstanbul yaşantısı, konaklar, evlatlıklar ve komşu hanımlar, kahve falları, kolalı tüller, yazlıklar, pikniğe gidişler, hazırlıklar, ev yapımı kuru köfte ve dolmalar, Avrupalılaşmaya çalışan genç kadınlar, onları hiçe sayan kudretli ve yaşam sevinçli, saltanatlı ışık ışık bir anneanne… Sabahlıkla denize giren eşini kıskanan yün mayolu dede…
Irmak ülke ülke dolaştıktan sonra, kendini New York'ta biraz ezoterik, biraz da halisujenik bir ortamda buluyor. İlk kocadan da kaçıp bir galeride çalışmaya başlıyor. Orada ikinci eşi New York'lu ressam Odin'le tanışınca tutulduğu otun yerine onu koyuyor. Birbirini senelerdir arayan ikiz ruhları bir araya gelince yaş, yer, zaman, konum dinlemiyor, birbirlerine adeta yapışıyorlar, yapışık yaşıyorlar. Oğulları Tarkan'ın doğumuyla pekişen mutluluklarını Azrail çekemiyor.
Irmak ikinci eşinin ölümüyle kendisini sorgulamış, pek fazla yargılamamış, hayatı kuyruğundan yakalayıp onunla evire çevire oynamış, kalbinin ve arada sırada da klitorisinin sesini dinlemekten korkmamış. O korkusuzlukla yaslı kalbini Meksika, San Francisco ve Fas'ta oğluyla gezerek ve kervanına yeni ve enteresan insanları toplayarak onarmaya çalışmış. Geçmişteki yaşadığı olumsuzlukların hayatını olumlu bir biçimde etkilemesi yüzünden kendisiyle ve geçmişiyle barışıp, yetersizliklerinden kuvvet kazanmış.
Gayler, lezbiyenler, yazarlar, ressamlar, ayık ve alkolikler, konak hayatından kibbutz yaşamına, New York'un bir gökdeleninin kırk yedinci katından East Village'da sirk cambazlarının kalorifersiz minik dairelerine geçişler… Irmak güç savaşları ile tam güçlendim derken, güç sandığı herkesi ve her şeyi terk eder ve gerçek aşkı tam bulmuşken eşini, aşığını, kocasını, en iyi arkadaşını, ruh ikizini, yavrusunun babasını kaybedip o acıyı da sırtlamış. Sırtlamakla kalmamış, yasını ve babasız kuzusunu dere tepe gezdirmiş… Nereye gittiğini pek planlamadan, kendisini tesadüflerin sürprizine bırakıp hür hür akmış. Sıcacık kalbini kapatmadan, iç güdüsel merakına sürgü çekmeden, sağa sola savrulmadan dolu dolu yaşamış.
'Tutku İskelesi' adı gibi, egzotik, güldürürken ağlatan, şaşırırken içimizde anlayış ve empati yaratan, özgürlük aşılayan, korkusuzca ve kocaman bir yürekle yazılmış bir roman. Melek Hakyemez Mjaanes, kalabalık kentlerden birinde yaşayan bir portre ressamının ustalığıyla yarattığı renkli karakterler ve belli ki kişisel duygularının kanıyla baharatlanmış, çok sürükleyici bir öykü sunuyor bizlere…
Standart okur, eğer romanın içine düşmeyi başarabilmiş ise, önce yazılanların hepsinin gerçek olduğuna daha sonra ise tüm bu anlatılanların yazar tarafından bizzat yaşandığına inanmaya oldukça meyillidir. Bu, biraz okurun röntgenci tarafı, biraz da yazarın teşhirci tarafı ile ilgidir. Gerçekte çoğu yazar, yaşadıkları anlatılmaya değer olmadığından, hayallerinde yepyeni dünyalar yaratır ve bunu kâğıda döker. Zaten yazar ne kadar kendi hayatından uzaklaşarak yazsa da okur buna inanmak istemez çünkü buna inanmak okur için çok ama çok büyük bir düş kırıklığına yol açacaktır. İşte tam da bu noktada Berrin KAPLAN, eşine çok az rastlanır bir cesaret ile kaleme aldığı iki önemli roman ile çıkıyor karşımıza. Çılgınlık ve Masum. Ne kadar tanıdık ve bize ne kadar uzak iki kelime!
Yazmak, bir erkek için ne kadar kolay ise, bir kadın için de en az o kadar zordur bu ülkede. Çünkü her şey yasaklanmıştır kadına. Herhangi bir erkek yazar, romanına bir hayat kadını ile macera yaşayan çapkın bir erkek karakteri dâhil ettiğinde herkes normal bir konudan bahsedilirmişçesine okurken, bir kadın yazar, kitabındaki kadın karakterin bir jigolo ile yaşadıklarını anlatmaya kalkıştığında ortalığa herkesin bakışlarını donduran buz gibi bir sessizlik çöker.
Standart okur, eğer romanın içine düşmeyi başarabilmiş ise, önce yazılanların hepsinin gerçek olduğuna daha sonra ise tüm bu anlatılanların yazar tarafından bizzat yaşandığına inanmaya oldukça meyillidir. Bu, biraz okurun röntgenci tarafı, biraz da yazarın teşhirci tarafı ile ilgidir. Gerçekte çoğu yazar, yaşadıkları anlatılmaya değer olmadığından, hayallerinde yepyeni dünyalar yaratır ve bunu kâğıda döker. Zaten yazar ne kadar kendi hayatından uzaklaşarak yazsa da okur buna inanmak istemez çünkü buna inanmak okur için çok ama çok büyük bir düş kırıklığına yol açacaktır. İşte tam da bu noktada Berrin KAPLAN, eşine çok az rastlanır bir cesaret ile kaleme aldığı iki önemli roman ile çıkıyor karşımıza. Çılgınlık ve Masum. Ne kadar tanıdık ve bize ne kadar uzak iki kelime!
Yazmak, bir erkek için ne kadar kolay ise, bir kadın için de en az o kadar zordur bu ülkede. Çünkü her şey yasaklanmıştır kadına. Herhangi bir erkek yazar, romanına bir hayat kadını ile macera yaşayan çapkın bir erkek karakteri dâhil ettiğinde herkes normal bir konudan bahsedilirmişçesine okurken, bir kadın yazar, kitabındaki kadın karakterin bir jigolo ile yaşadıklarını anlatmaya kalkıştığında ortalığa herkesin bakışlarını donduran buz gibi bir sessizlik çöker.
Bu ülkede kimsenin kadınlara layık görmediği çok temel haklardan bahsediyor aslında Berrin KAPLAN, Çılgınlık adını verdiği sarsıcı romanında. Toplumun kadın üzerindeki yoğun baskısı yazar kitabına isim seçerken bile onun peşini bırakmamışa benziyor, buna rağmen daha ilk sayfalardan itibaren ipleri eline alarak okuru yavaş yavaş temposunu arttırarak anlattığı olayların peşinden koşmaya zorlayan Berrin KAPLAN, yazdığı akıcı ve daha da önemlisi her biri bir öncekinden daha vurucu cümleler ile kitabı elinizden bırakmanızı fazlasıyla zorlaştırıyor. Ölen kocasının ardından yalnız yaşamak zorunda bırakılmış ve hayat ile ilgili tüm ümitleri tükenmiş bir kadının okuduğu bir kitabın etkisi altında kalarak kalkıştığı büyük çılgınlığın tüm hayatının rotasını nasıl bir anda değiştirdiğini anlatan Çılgınlık, iyi düşünülmüş kurgusu, sağlam karakterleri ve her an hem toplumu hem de kadınlığı sorgulayan asi yanı ile bitirdiğiniz andan itibaren uzun süre aklınızdan çıkaramayacağınız bir roman. Kırklı yaşlarına adım atmış olmasına rağmen güzelliğinden pek fazla bir şey kaybetmemiş olan Feride'nin herkesten çok kendisine yönelttiği ve cevap bulmaya çalıştığı sorular aslında birçok kadın için kritik öneme sahip. Yalnızlığınız gerçekten yaşınızla mı değerlendirilir ve önceden çizilmiş midir tüm sınırlar? Yapmak istediklerinizi gerçekleştirmek için ne kadar vaktiniz var? Ve Feride'nin size sorduğu belki de en önemli soru: Yapmadığınız bir çılgınlık yüzünden mi yoksa yaptığınız bir cesaret dolu bir hareket için mi daha fazla pişman olursunuz? Berrin KAPLAN'ın Çılgınlık romanı kendisini tanımak için adım atmaya cesareti olan herkes için çok keyifli bir okuma vaat ediyor. Kendisi ile karşılaşmaya henüz cesareti olmayan birçok okur ise, kendi inanmak istediklerine inanmaya devam edecektir ama yazmanın, her şeyden çok, sınırları yıkmak anlamına geldiğini bir kez daha kanıtlayan bu çok cesur roman onlara bile farklı düşünmeyi öğretebilecek güçte.
Çılgınlık romanındaki güçlü kurgu ve akıcı dili Masum romanında da sürdüren Berrin KAPLAN, burada da yine çok iyi çözümlemelere imza atarak kadın - erkek ilişkilerini sonuna kadar sorgulamaktan çekinmiyor. Bu kez bir kadının hayallerini süsleyenin bir diğer kadının nasıl kâbusu haline gelebildiğini tüm detayları ile anlatan Berrin KAPLAN, erkeklerin sahip oldukları gücü yitirmelerini ve acı çekişlerini izlemeyi büyük bir zevk aracına çeviren bir kadın ve bir aşk uğruna o güne kadar yaşadığı mütevazı hayatından tümüyle vazgeçmeyi bile göze alabilen bir erkeğin karşılaşmasını konu ediniyor. Berrin Kaplan, güzelliği ve masumluğu ile erkekleri inanılmaz bir şekilde etkilemeyi başarabilen ve onlarla tehlikeli oyunlar oynamayı çok seven acımasız bir kadın olan Lamia'nın kendi egosunu tatmin edebilmek adına ağına düşürdüğü erkeklerin hayatlarını mahvedişini anlatırken, aslında, uzun yıllar boyunca baskı altında tutulan bir kadının bulduğu ilk fırsatta bunun intikamını nasıl alabildiğini çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Diğer yandan aslında muhafazakâr bir aileye sahip olan Çınar'ı anlatırken de, aşk adına kalkışılan günahların insanın tüm hayatını nasıl baştanbaşa değiştirebileceğini gözler önüne seriyor. Ve en önemlisi, her ne koşul altında olursa olsun, kadın ya da erkek, herkesin bulduğu ilk fırsatta nasıl kendisini bağlayan zincirleri kopartarak arzularının peşine düşeceğini çok iyi bir şekilde analiz ediliyor Masum adını verdiği romanında.
Hollanda'da geçen hikâye yoğunluklu olarak gurbetçilerin hayatından kesitler sunuyor olsa da, tıpkı Çılgınlık da olduğu gibi, doğal olarak yalnızca Türk karakterlerden oluşmuyor. Yabancı topraklarda Türk olmanın da fazlasıyla sorgulandığı Masum da en az Çılgınlık kadar sarsıcı bir final ile sona ererek yazarın bir sonraki kitabını merakla beklemenize neden oluyor.
Site yaygın tarayıcılarla (IE, Firefox, Epiphany, Konqueror vs.) uyumludur. SZP.net 6.0 üzerinde Blog 3.2 Bu blog KBK Blog ve SZP.net Blog karmasıdır. Gizlilik Politikası